19 Ağustos 2013 Pazartesi

çocuk oyunu


Akademideki işleri bilenler bilir. Yetenek patlaması olmadığımı öğrenmemle benim patlamam bir olmuştu. Akademi bitti, sertifika için yetenek sınavlarını bekliyorum, bir yandan da “La bu tiyatro işi de olmayacak, neyin ucundan tuttursam? Parayı vursam?” diye hayaller peşinde koşuştururken facebookumda bir mesaj. Çağrı merkezinden bir arkadaşım telefonunu yazmış ve onu aramamı istemiş. Merak ettim görür, görmez aradım. Arkadan neredeyse fırtına sesi geliyordu. Yağmura yakalanmış sokakta, konuşamadık. Aradan bir iki hafta geçti o beni aradı görüşelim dedik ancak ben bir süreliğine annemlerin yanına gidecektim, buluşamadık. Maşukiyeden dönmeden bir gün önce aradı ve biz ertesi günü buluşmaya karar verdik. Yanında da benim liseden arkadaşım Kübra gelecekti. Kübra ve Gülşah üniversitede tiyatro bölümünü okumuşlar ve aynı evde kalıyorlarmış. Pofidik bir üçlü buluşma yaptık. Kadıköyde Piraye kafeye gittik. Çay, çorba, sohbet, muhabbet derken ikisi bir göz göze geldi, Kübra ben konuya giriyorum dedi ve bir çocuk oyunu çıkarmak istediklerini benimde onlarla oynayıp oynayamayacağımı sordular.

DA DA DA DAAAAN!

Kısmetin nereden çıkacağı hiç belli olmuyor canlar. Ekmek kapısı işte bak J Hemen atladım hiç düşünmedim. Hiiç bir işim yok oynarım dedim.

Akademide neredeyse hiçbir şey öğretmemişler onu fark ettim onlarla çalışırken. Resmen onlarla sil baştan yaptım. Bir sürü prova yaptık şimdiye kadar. O kadar keyif alıyorum ki çalışmalarımızdan anlatamam.

Oyunu, müziği, kostümü her şeyi her şeyi yaptılar. Bir kere beni eğittiler J ehehe Şimdi alınması gereken belgeler, şunlar bunlar var. Kısmetse önümüzdeki okul döneminde gençleri coşturacağız J

Bu arada kamerasını bize ödünç verebilecek biri var mı?


Sevgiler.

18 Ağustos 2013 Pazar

Günes Savascıları

Bikini : Koton

Henüz Kaş tatiline nasıl dahil olduğumu yazmadım ama biran önce tatilde kullandığım güneş koruyucu ve bronzlaşmama yardımcı ürünlerden bahsetmek istedim. Yaz henüz bitmedi belki tatile gideceklere bir fikir verir.

1) Panama Jack Faces 90ml; Panama Jack markası bildiğim kadarıyla Gratise özel markalardan. Geçen sene bronzlaştırıcısından memnun kalınca bu sene güneş kremini almaya karar verdim. Aldığım bu ürün yalnızca yüz için.Y UVA ve UVB ışınlarına karşı 30+ koruma faktörü içeriyor. üzde yağlı bir his bırakmıyor ve çabuk emiliyor bu artı bir özellik bence. Parıl parıl surat pek hoşuma gitmiyor çünkü.  Benim yüzümde hafif yanma hissi yarattı. Bu yüzden kalanını kullanmayacağım. Cilde göre farklılık gösterebileceği için kötüleyemem. Kokusu klasik güneş kremi kokularından çok farklı. Jelibon gibi kokuyor.

2) Panama Jack Dark Tanning Oil 237ml; Bu bronzlaştırıcı yağ 4 koruma faktörü içeriyor. Hiç yoktan iyidir değil mi? J Bu ürünü 2011 yılında aldım. Kokusunda ve yapısında herhangi bir bozulma olmadı. Gayet memnun bir şekilde kullanıyorum. Dibinde iki parmak kaldı kısmetse seneye bitirebileceğim. Bol bol kullanmama rağmen oldukça bereketli çıktı. Çiçek gibi kokuyor.

3) Kakao Yağı Marmara 35gr; Bu ürünü geçen yıl Watsonstan almıştım. Vücuttaki çatlaklara ve selülitlere iyi geldiğini duymuştum. Tüm kış bacağıma masaj yaparak uyguladım. Hiçbir sonuç alamadım. Ya çok kilo alıp verdiğim için nötrlendi, ya da yanlış uyguladım. Ben de tatilde yanıma aldım bronzlaşmama yardımcı olsun diye. Genelde vücutta bronzlaşması en zor bölgelere yani kol ve bacak içlerine uyguladım. Sonuç başarılı. Söylememe gerek var mı bilmiyorum mükemmel kokuyor. Yememek için zor tutuyorum kendimi J

4) Garnier Ambre Solaire Güneş Sonrası Nemlendirici Sprey 200ml; Benim cildim tatilde deniz suyu ve güneşin etkisiyle duştan sonra gerim gerim gerilir. Bu yüzden her hangi bir vücut kremi kullanmadan önce güneş sonrası nemlendiricilerine ihtiyaç duyuyorum. Bundan önce Shiseidonun güneş sonrası bakım ürününü kullanmıştım. Hem pahalı hem de şişesi kocaman olduğu için pratik bir şey almak istedim. Arkadaşım Garnieri önerdi ve çok memnun kaldım. Kokusu temiz ve çiçeksi.

Ben yaptım siz yapmayın:
Yüz için aldığım ürünü tüm vücudumda kullandım. Yüze kullanıldığı için en iyi korumayı sağlar dedim. Büyük bir yanlışmış. Sonuçta aldığım ürün yağsız ve kolay emilir bir üründü. Bu yüzden vücudum bir anda kıpkırmızı oldu. Siz siz olun vücudunuz için mutlaka yağlı koyu kıvamlı bir ürün tercih edin.

Her sene güneş ışınlarının belli saatler haricinde vücuda ne kadar zarar verdiğiyle ilgili yazılar okuyorum. Ama tatilden kapkara dönüyorum. Özellikle güneşlenmiyorum denizde yanıyorum ben. Gerçekten!

Güneşin zararlı ışınlarından uzak kalmanız dileğiyle iyi tatiller J


Hep ürün yazılarım hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum. 
Sıkıcı mı buluyorsunuz? 
Yoksa açıklayıcı ve akıcı mı?
Bununla ilgili ufak bir yorum bırakırsanız çok sevinirim J

17 Ağustos 2013 Cumartesi

okuyamıyorum



Bu kitap yığının hepsini okudum diyebilsem keşke. Bu yığın benim uzun zamandır başlayıp başlayıp yarım bıraktığım kitapların sadece bir kısmı. Masamı deşelesem bir bu kadar daha çıkarabilirim.

Ben kitap okumaktan büyük keyif alan biriydim. Hatta beni yazmaya iten, kitaba olan sevgimdir. Ne yazık ki uzun zamandır sadece yarım bırakıyorum.

Sorunun derinine indim.

2010 yılında Remzi’de çalışmaya başladığımdan beri ben doğru düzgün kitap okuyamaz olmuşum. Çalışırken kıyıda köşede, çekmece içlerinde kitaplar bitirdim evet ama evde, tatilde özellikle de işi bıraktıktan sonra kitap bitiremedim ben. Kitapçıda çalışan herkes mi böyle oluyor acaba? İş fobisi mi bu?

Sanmayın bu yığındaki kitapların bir iki sayfasını okuyup bırakıyorum. Hepsinin en az elli sayfası okunmuş. Şimdide kaldığım yerden başlayamıyorum işte. Hayal meyal hatırlıyorum çünkü başa sarınca da sıkıcı oluyor elim gitmiyor.

Kendime yasak koymuştum. Bir kitap bitmeden bir yenisi alınmayacak. Akademiye başlamamla beraber yasağı delmem bir oldu. Tiyatro kitapları almaya başladım bu kez. Mesela Macbeth. Kendi rolümün olduğu yere kadar okuyup bırakmışım. Sevmedim de bıraktım diyeceğim. Yok değil. Hepsi güzel okunası kitaplar. Sorun vallahi bende.

Ne okusam, nereden başlasam da kitaplarla aramı düzeltsem? Nasıl özeniyorum kitaplarla ilgili bloglara baktıkça. Yazar ayları yapılıyor, katılamıyorum. Sırf bu yeni huyum yüzünden. Başlar bırakırım, rezil olurum millete diye. Şimdi herkese itiraf etmiş oldum.

Bir tür bunalım bu!

Var mı kitaplarla aramı düzeltecek bir tavsiyeniz. Yorumlarınızı bekliyorum J

Yazan: Kitap okuyamayan kız (Eskiden okurdu ama)




Sevgiler.


1999 / 17 agustos


 Dokuz yaşında depremi yerinde, Adapazarın'da yaşamış biri olarak 17 Ağustos 1999 depreminde yaşamını yitirmiş olanları saygıyla anıyor, ailelerini, yakınlarını, dostlarını, arkadaşlarını kaybetmiş olanlara tekrar tekrar başsağlığı diliyorum.

Çürük binaları yapmış, insanların hayatını bu kadar ucuz gören müteahhitlere, buna göz yuman tüm insancıklara lanet ediyorum.

16 Ağustos 2013 Cuma

en iyi patrona veda

Hızlı bir şekilde başlayan çağrı merkezi kariyerim aynı hızda son buldu.


Bildiğiniz gibi bir yardım vakfının işlerini yapan çağrı merkezindeydim. Bir nevi modern dilencilik. Vakıfla bir şekilde münasebeti olmuş kişileri arayıp düzenli bağışçı yapmaya çalışıyor veya mevcut bağışçıların bağış miktarlarını arttırmaya çalışıyor bunun üzerinden de prim alıyorduk.

Diğer yazımda da dediğim gibi patron lokum. Biz ofise gidince masamızı, ışığımızı her şeyi hazır ederdi. Kalemimize kadar ilgilenirdi. Memleketine (isveç) gittiğinde bize çeşit çeşit çikolatalar getirmişti. Tabi ben ebedi diyetteyim çok yiyememiştim J Biz çalışırken bitki çayları hazırlar getirir bırakırdı masamıza. Egosuz, anlayışlı, sonuç odaklı on numara patrondu. Sanırım bir daha böyle bir patronum olmaz.

Peki derdin ne Deniz? Neden ayrıldın işten?

Akademinin yetenek sınavına nasıl hazırlanacağım? Hadi hadi kendimi kandırmayayım. Her gün aynı metni okumaktan, bağışçılarla aynı şeyleri konuşmaktan çok sıkıldım. Sanki her gün birbirinin aynısı. Bir iki kez de ters adamlarla konuşunca tuz biber oldu ve bana ayrılan sürenin sonuna geldik.

İstifa etmeden önce aklımdaki tek şey "Philippe için zorluk çıkar mı acaba"ydı. Ama erteledikçe ayrılmak daha da zorlaşacaktı.

İstifamı söylediğimde Philippe üzüldü, valla üzüldü, anladım yüzünden. Kendimi övmek olmasın ama hem sorumluluk sahibi hem de güvenilir bir çalışanımdır. Vedalaşırken istediğimde geri dönebileceğimi, kapılarının açık olduğunu söyledi. Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti J

Kitapçı işinden sonra çağrı merkezi sayfasını da kapatmış oldum böylece.


Sevgiler.


Çalışırken beni izleyen kedi ehehe 

*iş ahlakı gereği fotoğraflar abidik bir şekilde tarafımca sansürlenmiştir.

15 Ağustos 2013 Perşembe

döndüm

Uzun zamandır yazmıyorum ama döndüm artık J Yazacak o kadar şey oldu ki, nereden başlayacağımı bilememem de bu kadar zaman yazamama sebep oldu.

Konu başlıklarımız;

Çalıştığım çağrı merkezinden ayrıldım.
Arkadaşlarımdan yazdıkları çocuk oyununda oynamam için teklif aldım.,
Süper bir şekilde bir Kaş tatiline dahil oldum.


Kısacık cümlelere indirgesem de benim için hepsi koca koca olaylar.
 Hepsini sırayla yazacağım.
Beni okumaya devam edin anacım J ehe
Sevgiler.

Fotoğraf tatilden J

Tişört: Mudo
Kot şort: Mudo
Ayakkabı: Superga
Gözlük: Atlas pasajından
Saç Bandı: Bakırköy Pazarı

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Surabaya Virüsü



Yanlış hatırlamıyorsam 21 Haziranda tanıştım Surabaya virüsü ile. Normal koşullarda bilgisayarımı açtığımda karşıma parola ekranı çıkar. Bu kez öyle olmadı. Fotoğraftaki ekranla karşılaştım. İngilizce kısmı okudum da geri kalan kısım sanki rastgele yazılmış gibiydi. Entera bastım, parolamı girdim, bilgisayarım açıldı. Görünürde hiçbir sorun yoktu. Yavaşlama falanda yoktu. İnternetten araştırmaya başladım.

Öncelikle ekrana çıkan yazında rastgele dediğim kısımlar Malezya diliyle yazılmış bir şiirmiş. Baya sempatik bir virüs aslına bakarsanız
J Doğum günü olduğunu, yalnız olduğunu bu mesajı bilgisayarıma yollayıp arkadaş olmak istediğini ona şarkı hediye edersem ve konuşursam kendiliğinden beni terk edeceğini söylüyormuş. Pis yalancı J

Virüs usb bellek aracılığıyla bilgisayarla bulaşıyor ve tüm dosyalara sızıyormuş. Asıl amacı nedir bilmiyorum. Arkadaş olmak istemediği kesin ama.

Nasıl kurtulsam?

Bilgisayara oyun kurabilenlere bile bilim adamı gözüyle bakan ben bir virüsle nasıl savaşacaktım? İnternette öyle karmaşık şeyler yazıyordu ki benim için anlamam, yapmam imkansız. Edizle konuştum o da telefondan bana anlatarak yapamayacağımızı söyledi. Format atarız falan dedi ama ben hemen bitsin gitsin istiyordum. Google’ın bana sunduğu imkanlar dahilinde araştırıp durdum. Sonunda aradığımı buldum.

Sistem geri yükleme!

Benim nasıl aklıma gelmedi. Bilgisayarı iki gün geri aldım ve kurtuldum. Tabi ki tam anlamıyla silinmemiştir. Yani bilemiyorum ama ben bilgisayarı açarken kimse bana şiir yazmıyor artık
J

Surabaya virüsüne karşı sistem geri yükleme aklınızda bulunsun dahası için google yolları taştan J


Sevgiler.

DİP NOT:
Surabaya, Endonezya'nın en büyük ikinci şehri ve Doğu Cava bölgesinin başkentidir.




8 Temmuz 2013 Pazartesi

Emily Dudak Kalemleri


Bu aralar sıkça kullandığım iki adet dudak kaleminden bahsetmek istiyorum size J Pastel tonlarda rujlar moda olduğundan beri çok hoşuma gidiyorlar. Ancak istediğim tonda bir ruj bulamamıştım kendime. Bulduğumda da çok pahalı gelmiş, paraya kıyamamıştım.

Emily’nin bende şeker pembe bir dudak kalemi vardı. Yine istediğim tonda bir ruj bulamadığım zaman imdadıma yetişmişti
J  ve çok memnun kalmıştım. Geçen Gratisteyken gözüm Emily kalemlerin olduğu yere takıldı. İçlerinden fotoğraflardaki iki rengi aldım. Yine çok memnunum. Rujla pek aram yoktur ama alalı iki üç hafta oldu ve ne zaman dışarı çıkacak olsam sürüyorum. Yazmaya, paylaşmaya değer diye düşündüm. Henüz Emily dudak kalemleriyle tanışmadıysanız şiddetle öneririm.


Öncelikle yapıları ne çok sert ne çok yumuşak, tam kıvamında ve sürümü çok rahat. 36 ay ömürleri var. Her hangi bir kokuları veya tatları yok. Akma kokma yapmıyorlar. Matlar. Fiyatı da yanlış hatırlamıyorsam 2 veya 2 buçuk liraydı.

Ben dudağımı öncelikle bu kalemlerle boyayıp daha sonra üstüne bir dudak nemlendiricisi veya parlatıcı sürüp kullanıyorum. Bazen tek tek, bazen ikisini karıştırarak kullanıyorum ehehe.

Şu an seviyeli bir birlikteliğimiz var J

Sevgiler.

D
İP NOT: Fotoğrafları flaşsız ve gün ışığında çektim.

Madem rujdan, dudaktan bahsettik o zaman 1973 yılında kurulan KISS grubunun 1979 yılında çıkardığı DYNASTY albümünün hitlerinden I WAS MADE FOR LOVİNG YOU parçası tüm okuyucularıma gelsin J


Nirdesing?

Uzun zamandır elle tutulur bir yazı yazmadım. Yeni iş, direniş, sıcaklar şu bu derken Deniz yazmayı unuttu. Şimdi buzlu yeşil çayını yudumlayarak bu yazıyı yazıyor J

Aslında geçen hafta çok yazasım vardı. Ancak sağ bileğimdeki abuk ağrı yüzünden sağ elim 5-6 gün çevrimdışıydı. Aslında ağrım hala geçmiş değil. Nedir benim bu bilek ağrım anlayamıyorum ki. İki ayda bir burkulmayla damar damar üstüne binmiş gibi karışık bir ağrı mutlaka ziyaretime geliyor. Hayırlara gitsin.

İşin gücün arasında bir de havuz kaçamağı yapma fırsatı buldum Eka sayesinde. Eka askeriyenin yerlerine girebiliyor ve yanında misafir götürebiliyormuş, beni davet etti ve bende bu vesileyle sezonu açmış bulundum. Fenerbahçe de ki yere gittik. Kocaman bir havuzu varmış. Askeriyenin yeri deyip geçme tatil köyü gibi. Tertemiz ve düzenli bir yer. Ekayla sabahtan gitmiştik. Şansımıza hava geç açtı. Bizde şezlonglara yatıp muhabbet ettik. Sonunda güneş açtı. Biraz yüzdük biraz güneşlendik ve evlerimize döndük.
Nasıl formdan düşmüşüm anlatamam halbuki yürüyüş falan yapıyorum ama yalanmış meğer. Koca havuzu sanırım olimpik diyebiliriz. Baştan sona yüzebilmek için ki kere mola vermem gerekti. Ama çok eğlendik çok güldük
J

Şu an çamaşır makinesi durdu. Ben gideyim çamaşırlarımı asayım J Asıl ütü yapmam lazım ama hava çok sıcak.

Bu arada geçen babam geldiğinde evin pencerelerine sineklik taktırdık, nasıl mutluyum. Çünkü ne zaman pencereyi açsam eve tuhaf arılar, başparmağım kadar sinekler giriyordu. Elimde böcek ilacı, çığlık ata ata evde koşuşturuyordum. Ben onun kaç katıyım, evet biliyorum, ama korkuyorum işte. Bu yüzden evde hiç pencere açmıyor, neredeyse yirmi dört saat klima çalıştırıyordum. İflasın eşiğine geldim tabi ilk ayda, elektrik faturasını görünce. Şimdi pek mesudum oh mis! Sineklik canmış J

Sevgiler...

mis gibi bir direniş şarkısı



1 Temmuz 2013 Pazartesi

bloglovin bilmecesi?

Allah biliyor ya hiç anlamadım şu google reader kapanıyor bloglovin şeapalım olayını. Neyse. Çağın gerisinde kalmamak adına bir şeyler yapmaya çalıştım. 

Otuz yedi takipçim var hepsi benim canım :)

Güncel olarak okunuyor muyum bilmiyorum ama okuyan, yorum bırakan, paylaşan, herkese çok teşekkür ederim.

Eğer Deniz'in Kalemiyle ciddi düşünüyorsanız bloglovine de beklerim :) ehehe

30 Haziran 2013 Pazar

Memnun Degilim #2

Başlayıp bir daha el sürmediğim bir seri ile suskunluğumu bozmaya karar verdim. Yazacak çok şey var aslında ama hazırda fotoğrafı çekili olanlardan birinin yazısını yazmayı tercih ettim.

Ürünümüz : Epilette


Paranızı alıp tuvalete atın ve sifonu çekin. Evet, bir epilette sahibi oldunuz demektir. Çünkü ürün çöp. Örneğin kolunuzun üzerinde dairesel bir şekilde uyguladığınızda tüylerinizi dökmesi lazım ama derinizi soymaktan başka bir işe yaramıyor. 


Ürünü Gratisten almıştım. İç Erenköy şubesine geri götürdüm. Ürünü gösterdim, onlarında kendilerine uygulamalarını söyledim, onlarda denedi ve sonuç sıfır. Fişiyle beraber ürünü uzattım ve işe yaramadığı için değiştirmek istediğimi söyledim. Para iadesi istemedim, sadece başka bir şey almak istiyordum işe yaramıyor bu, ne yapayım yani! Kesinlikle böyle bir şeyin mümkün olmadığını, ürünün artık açılmış olduğunu söylediler!


Keşke içime doğsaydı ürünün çöp olduğu da bende paramı sokağa atmasaydım!

Yanlış hatırlamıyorsam 17-18 lira civarıydı fiyatı. Alalı baya oldu fiş miş kalmadı tabi. Fotoğrafını çekip salladım ürünü bir yerlere. Gözümün önünde oldukça sinirim bozuluyor.


Ürün Fransadan ithal. İthalatçı firmanın adı Kozmetika Kozmetik aklınızda bulunsun.

kendi reklamını yapan blog


1 Haziran 2013 Cumartesi

#direngeziparki


TAKSİMDE İNSANLIK SUÇU İŞLERNİYOR


SESSİZ KALMAYIN

MEDYA UYUYOR
BASIN ARTIK HALKTIR
DOĞRULARI SOSYAL MEDYADAN ÖĞRENİN VE YAYIN




27 Mayıs 2013 Pazartesi

pazarın ertesi




Bu sabah yediye doğru kendi kendime kalktım. Baya mutlu uyandım maşallah. Tersliğim, üşengeçliğim üstümde reglim yaklaşıyor da asiyim biraz J


Çok cici bir kahvaltı hazırladım kendime. Fotoğraftaki başka bir gün ki kahvaltım ama bugünkünü çekmeyi unutmuşum. Bir makinede çamaşır attım oh mis. Bulaşıklarımı yıkadım. Kahvemi yaptım oturdum bu yazıyı yazıyorum. On birde evden çıkacağım, on ikide iş başlıyor. Dörtte özgürlüğüme kavuşacağım tekrar. Herkese mükemmel bir hafta diliyorum.




Bugün benim bebeklik arkadaşımın doğum günü. 

26 Mayıs 2013 Pazar

Bitirdigim Ürünler #4

En son bitirdiğim ürünler yazısı mart ayında kalmış. Üç beş bir şey bitirdim yine kendimce, fikirlerimi paylaşmak ister gönlüm. Çok ilgi çekici şeyler yok ama umarım keyifle okursunuz J


1)Avon Waterfall Duş Jeli 750ml; Ferah, temiz bir kokusu var. Güzel köpürüyor. İndirimdeyken avon duş jellerini stokluyorum. Böylece uygun fiyata güzel köpüren mis gibi duş jellerim oluyor. Tavsiye ederim.


2)Elseve Argenine Direnç Şampuan 650ml; Hiç memnun kalmadım. Sözde dökülme karşıtı. Özellikler bu serinin kremleri felaket! Saç kremleri her zaman dökülme yapar ama resmen elsevinkiler kel bıraktı. Seveni çok var bu serinin, ben de youtuberlardan görüp denemek istemiştim. Bana hiç yaramadı. Henüz kremlerini bitiremedim. Atmakta istemiyorum, kullanmakta. Kokusu güzel, ben birazcık elmaya benzetiyorum hafif ama J


3)The Body Shop Love ETC. Parfüm 30ml; Çok severek kullandım. Bence bir kış kokusu ve kışın tekrar alacağım. Hafif, ferah bir koku değil ama güzel J Nasıl anlatılabilir ki parfüm. Arkadaşlarımdan hep iltifat aldım bu parfümü sıktığımda. Geçen ocakta almışım ben bu parfümü buradan bakabilirsiniz. Üç yıl saklama ömrü varmış. Hiç ağırlaşmadan bitirdim ben.

4)Yves Rocher Roll-On 50ml; Bendeki yeşil çay kokanı bunun duş jelini de bitirdim. Harika kokuyorlar. İçeriğini araştırmadım. Alüminyum yoksa tekrar alınabilir. Dikkat etmeliyiz aslında. Meme kanseri riskini arttırıyor. Ömrü altı aymış bu arada. Zaten önce bitiyor. Her gün kullanıyoruz değil mi canlar? Yoksa sizde o leş metrobüs teyzelerinden mi şikâyetçisiniz canımsınız.


5)Flormar Göz Makyajı Temizleyici 150ml; Tabi ki her yağlı temizleyici gibi bu da harika çıkarıyor. Bunu kullandıktan sonra yağlı ürünleri sevmediğimi hatırladım tekrar. Biodermalar benim için hala çok pahalılar. İnternetten de alışveriş yapmıyorum ben o yüzden bir bioderma edinmem zor. Su şeklinde bir göz temizleyici arayışındayım. Önerisi olan varsa yazabilir mi?

6)Listerine Zero 250ml; Canım gargaram. Eğer önceki bitirdiğim ürünlerim yazılarımı okuduysanız hepsinde görmüşsünüz bu gargarayı. Aşığım. Tabi ki yine alacağım J


7)Cettua 1 Minute Spa Cleansing Mask 6 Kapsül; Hep duşta uyguladım. Kapsülün içinde peelig jeli tarzında iri tanecikli bir jel çıkıyor. Yüzünüze sürdüğünüz anda ısınmaya başlıyor. Kutuda yalnızca bir dakika tutmanız gerektiği yazıyordu, bende öyle yaptım. Isındığı için fazla tutmanın zarar verebileceğini düşündüm. Güzel kokuyor, temizliyor, cildi yumuşatıyor. Ama duştan çıktıktan sonra cilt gerilmeye başlıyor. Sonra nemlendiricinizi kullanmanızı öneririm.


8)Yeniden Canlandırıcı Göz Maskesi; Bu ürünü gratisten aldım. Sanırım fiyatı da üç veya dört liraydı. İçeriğinde üzüm ve gingeng varmış. Bunu kullanmadan önce paketle beraber on dakika buzdolabında bekletiyorsunuz. Sonra açıp gözaltınızda on beş dakika bekletiyorsunuz. Ben sevdim soğuk soğuk rahatlatıyor. Dehşet süper gözaltlarına sahip olmuyorsunuz tabi ki ama denenebilir.

9)L’action Saç Maskesi; Bu ürünü de gratisten aldım. Daha önceden hiç yazmadım çünkü banyodan sonra çöpe atıyordum paketi unutup atıyordum paketini ikinci kısmı oluyordu elimde yalnızca o zamanda yazmak istemiyordum. Bu sefer unutmadım J İki kısımdan oluşuyor bu maske. Birincisini uygulayıp duruluyorsunuz. İçeriği zeytin yapraklarından elde ediliyormuş. Zaten zeytinyağı gibi kokuyor. İkinci kısmı da banyodan çıktıktan sonra nemli saça uygulayıp kurutmaya başlıyorsunuz. Benim saçlarımı yumuşacık ve parlak yapıyor. Ayda bir kere uyguluyorum aslında iki de olabilir. Memnunum J Bu arada kuruttuktan sonra saçınızda koku bırakmıyor.





10)Veet Hazır Ağda Bantları; Bir önce ki yazımda da dediğim gibi ben bu bantları çok pratik buluyorum. Kırmızı paketlisi daha güzel kokuyordu ama ağda sonuçta pekte önemli değil kokusu. En sevdiğim marka veet diğerlerini adi buluyorum.




11)Yves Rocher Sexy Pulp Maskara 9ml; Bayıldım. Tam benim istediğim gibi uzunluk değil yoğunluk, dolgunluk veriyor. Son zamanlarda biraz topaklanma yapıyordu ama dibini gördüğüm için sanırım. Yoksa çok memnunum. Şu an elimde iki rimel daha var bitince tekrar alacağım. Fiyatı otuz küsür civarıydı.

12)Flormar Siyah Göz Kalemi 2 adet; Gayet memnunum. Akma kokma yapmadı hiç. Biri evde diğeri hep makyaj çantamda olurdu. Biri yazılmayı beklerken diğerini de bitirdim. Tekrar alacağım hem uygun hem kaliteli. Bıd kadar kaldılar. Artık kalemtraşın içinde kalır diye açmıyorum. Abartmayayım yani J


13)Alix Avien Makyaj Temizleme Mendili 2 adet; Kokusunu da mendili de beğenmedim. Mendil bana çok sert geldi. Annem yeni açılan bir yerden indirimde diye iki tane almış. Sevmedik.

14)Pamuklar; Benri’nin pamuğu kenarı dikişli gibi olanlardan normal güzel pamuk işte. Lux kulak pamuğu da güzel dağılmıyor etmiyor. Ben genelde göz makyajımı düzeltmek için kullanıyorum zaten.



15) Akat Saç Köpüğü 400ml; İstemeyerek atmak zorundayım. Çünkü yere düşürdüm ve köpüğü çıkaran kısım kırıldı. Şu an hiçbir şekilde köpüğü çıkarmıyorum. Gayet memnundum ve kuaförümden satın almıştım. Bir çözüm önerisi olan var mı ağız kısmı için. Varsa yorum bırakırsanız sevinirim L




Haydi bakalım plastikler plastik, kağıtlar kağıt çöpüne J Bir bitirdiğim ürünlerin daha sonuna geldik. Önerilerinizi ve yorumlarını bekliyorum. Tecrübelerinizden bende yararlanmak isterim. Cansınız. Sevgiler.


DİĞER "BİTİRDİĞİM ÜRÜNLER" YAZILARI İÇİN BURAYA TIKTIK

24 Mayıs 2013 Cuma

Soner ve Joker üzerine

Arkadaşım Gizemle uzun zamandır bir yere gidip kurtlarımızı döksek diye konuşuyorduk. Ama havalar malum son bir haftadır istikrarlı gidiyor. Ha düzeldi ha düzeliyor derken kısmet geçtiğimiz çarşambayaymış.

Kurt dökme operasyonumuz için hareketli, eğlenceli bir program arıyorduk. Jolly jokerin sayfasını karıştırırken yakın tarihte Soner Sarıkabadayı’yı buldum. Soner Kabadayı’yı seviyor muyuz? Özel bir ilgimiz yok ancak eğlenebileceğimize inandık. Kendisini buz ve pas gibi üç harfli şarkılardan tanıyorduk. Meşhur pop şarkılarının da söz yazarı olunca “eğlendirir bu yea” diyerek aldık biletlerimizi.

Tabi ki bir hatunun ilk problemi “ne giyeceğiz la”. İlk kez jokere gidecek olmanın bunalımıyla, sporla şıklığı aynı potada eritebilecek bir şeyler aradık. Ben yine dolabımın karşısında aynı sorunu yaşadım. “giyecek hiçbir şeyim yoğğk”.

O gün öğlen Gizemin evine geçtim. Evlerimizde istanbulun iki ucu. Uzun ve sancılı bir metrobüs yolculuğundan sonra ulaştım. Beraber yemeğimizi hazırladık yedik, çıktık. Tabi biz kekolar kapı açılış saatini programın başlama saati olduğunu zannedince, yaklaşık bir buçuk saat jokerin hayatımda hiç dinlemediğim ama eğlenceli sayılabilecek müziklerini dinlemek zorunda kaldık.


İçeride de otuz kişi falan vardı. Herhalde millet seviyor adamı öne geçmek derdindeler. Yan duvar kenarlarında masa vardı biz direk oraya geçtik. Adamın kelini yakından görsek ne olacak. Zaten mekanda bir sürü kel vardı asdfghjk J

Gizemle uykulu uykulu biralarımızı yudumlayıp, geyik yaparken yanımıza bir kız geldi(Adı Işılmış). Masamızın üçte birini kullanıp kullanamayacağını sordu. “Tabi” dedim. “Erkek arkadaşımda gelecek” dedi. Dünyanın en minnoş çifti J Onlarda bizim gibi Sonerle bir ilgileri yok eğlenebileceklerini düşündükleri için gelmiş. Espriler şakalar havada uçuşuyor sonra Gizemle dedik iyi ki gelmişler, beklerken çürüyecektik. Kendi aramızda gülüşüyorduk. Işıl aynı ben çok enerjik esprili. Işıla erkek arkadaşı bir espriye alkış tutarken bu alkış birden etraftakilerle bir protesto alkışına döndü. Tabi ki karnımıza ağrı girdi gülmekten. Herkes bunu bekliyormuş.

İki saat sonunda Soner Sarıkabadayı göründü. Çok eğlendik. Abidik gubidik danslar ettik. Zıpladık hopladık. Kurt dökme işlemi başarıyla tamamlandı. Milleti görseniz herkes birer put. Erkekler sevgililerin boynuna atmış kollarını tasma gibi. Kız kolun ağırlığıyla çökmüş. Sağa sola sallanıyorlar. Arada iç çekip özenerek bize bakıyorlar. Yazık üzüldüm la insanlara.

Jokere dair;

Mekan küçük ancak Soner Sarıkabadayı'ya ilgi fazla değildi yanı toplasan seksen kişi diyebilirim sanırım. Daha kalabalık olursa nefes almakta zorluk yaşanabilir. Havalandırma başarılı ama mekan kalabalıklaştıkça ve sizin dans etme seviyenize göre yeterli olmayabilir.

Giyinme şekilleri çok farklılık gösteriyor. Stiletto giymiş kızlarda vardı conversle gelende. Genelde kızlar tayt ve şık bluzlar tercih etmişti, erkeklerde gömlek kot. Keşke ayağıma babet giymeseymişim, conversinde gideri varmış yani. Siz de kurt dökme niyetiyle gideceksiniz ayağınızda ne rahatsa onu giyin canlar.

Taksimdeki her havalı mekan gibi 30luk efes 12lira. Tercihen önden bir şeyler içip gidin. Garsonlar gayet güler yüzlü, dikkatli ve ilgililer. Mekanda hiçbir kötü olayla karşılaşmadık biz.

Bayanlar tuvaletinde koltuklar var J Çıkmadan önce saçımızı başımızı düzeltelim diye girdik tuvalete. Anam nasıl yorulmuşum ayaklarım bacakları sızlıyor resmen. O zaman anladım koltukların neden konulduğunu.


Oh çok eğlendik. Darısı başınıza J Sevgiler.


15 Mayıs 2013 Çarşamba

bekle deniz kızı bekle


Geçtiğimiz cuma annişi görmeye Maşukiye’ye gittim ve bugün döndüm. Ay yollar beni nasıl yordu anlatamam. Yarında dörtte işe gideceğim ama hiç içimden gelmiyor. Sabah filibe mesaj attım ben dörtte mi geliyordum? Not almamışım falan gibi. Yazarken tek dileğim “gelme izinlisin” demesiydi. Ayy haftada üç gün işe gidiyorum zaten o da dört saat ettiğim lafa bak J Bu arada patronun adı nasıl yazılıyor hala bakmadım. Filip yazıyorum hala J

Dolap tam takır kuru bakır. Dört beş gün evde olmayacağım diye alışverişi dönüşe bırakmıştım. Şimdi bir eksik gedik listesi yapmam lazım. Esas benim yarın sabah duş almam, çamaşır yıkamam, kuaföre gitmem lazım. Hepsinin yarın sabaha sığdıramam sanıyorum, kısmet.

Maşukiye’ye gitmeden bir gün önce bankada işim vardı. Kredi kartının borcunu yatıracağım. Ben yalnızca kart borcu yatıracaksam bankamatikten hallederim işimi. Şöyle bir şey oldu ama, 350lira yatıracağım elimde 400lira var ve bankamatik para üstü vermiyor. “Lağğn” dedim ve bankanın içine girdim. O da ne bankada sandalyeler, ekranlar ve bir hatun vardı veznede. Hayatımda hiç bu kadar boş görmemiştim bankayı
J Hatuna baktım, haliyle o da bana baktı, nefes alan bir tek ikimiz vardık. “Numara alayım mı yoksa gelebilir miyim direk” dedim. “Numara alın siz” dedi. Saçma geldi ama aldım. Kadın numarayı yakmadı, gözümü dikince de “çok az bir işim var hemen alacağım sizi, bekleyebilir misiniz?” dedi. Kıyamadım. İş tecrübelerimin verdiği hoş görüyle “tabi-tabi” dedim. Bu arada üç dört dakika içinde minibüse binmem gerek ki işe rahat rahat yetişebileyim. Saniyeler dakikaları kovaladı iki üç dakika geçti. Birden insanlar doluşmaya başladı. Tabi ki onlarda numara aldı. Öncelikli kartı olanlarda vardı elbet. İçerisi kalabalıklaşınca çat bir hatun daha geldi ikinci vezneyi açtı. Tak tak yanıyor numaralar ama benim ki değil! Üç kişi bekledim, sonunda benim numaram yandı. Burnumdan soluyordum, gıcık oldum ya enayi yerine konuldum resmen. İçeriye müşteriler doluşmaya başladığında veznedeki hatun “buyurun hanımefendi” diyebilirdi pekala, bana numarayı yakmadan. Hadi numarayı yaktın, sırasını da sen ayarlayamıyorsun biliyorum, ama neden müşteriye “efem altın hesabı açalım size, efem böyle yapalım” ne diye uzatıyorsun. Eşek kadın!

Numaram yanar yanmaz yanaştım vezneye zaten hiç oturmamış dehşetle bir saatime, bir yanan numaralara bakıyordum. Kadına kartı ve parayı uzattım. Karın borcuna 350lira yatırmak istiyorum dedim, ne samimi ne sert. Kesinlikle göz teması kurmadım. Makbuzu imzalamam için uzattı derhal imzalıyıp aslını ona bırakıp çıktım bankadan. Sonrada ayaklarım g*tüme vura vura minibüse koştum, işe yetiştim.

Yarın öbür gün yine gitsem bankaya aynı şey olsa ben yine “tabi-tabi” derim. Dedim ya iş tecrübelerimin bana verdiği bir anlayış bu. Çalışmaya başlamadan, iş hayatını öğrenmeden evvelde dikkat ederdim ama şimdi çok daha önemsiyorum. Ben çalışırken bana nasıl davranılmasını istiyorsam tüm işçilere, çalışanlara, memurlara öyle davranıyorum. Mağazalara girerken, çıkarken kolay gelsini esirgemiyorum. Onlar teşekkür etmesin ne olacak? Ben üzerime düşeni yapayım.

Saat bir olmuş J Bu saatte bloğuma giren okuyan olur mu bilmiyorum? Ama canım okuyucu günün mis gibi geçsin, bankalarda hiç sıra beklemeyesin.

Maşukiyeden birkaç fotoğraf karesiyle satırlarıma son verirken :P uzatmayacağım. Sevgiler.


Komşumuz beni görmeye gelmiş. Gelirken de elim boş gelmeyeyim demiş. Bahçesinden pasiflora çiçeği getirmiş. 

Büyük olanlar bizim bahçenin minnak olanlar komşunun bahçesinden dağ çileği. Renklerine bakmayın çok tatlılar. 

Kapısız odunluğumuz :)

Verandamızda kenara süprülmüş çerçöpü eşeleyen minik dostlarımız.
Fotoğraftaki sincabı bulunuz ehe.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

azıcık ilgi be koton?!


Markaların twitter ve facebook sayfalarının olmaları büyük bir nimet. Bir sorun veya sorumuz olduğunda hızlı ve kolayca iletişime geçebiliyoruz. Örneğin; garanti bankasıyla yaşadığım bir sorunu twitterdan çözmüştüm. Buradan okuyabilirsiniz. Twigynin ev ayakkabılarıyla ilgili twitterdan bilgi aldım. Gayet seviyeli ve sempatik şekilde tweetime cevap attılar. Braun saç düzleştiricimle ilgili yaşadığım sorun hatta skandal diyebilirim, facebook sayfalarına blog yazımı göndermemle derhal sonuca ulaştı. Onu da buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Tabi her marka bir değil!

Koton Barış Manço tişörtlerini çıkardığında çok takdir etmiş ve hepsine ayrı ayrı aşık olmuştum. Çocukluğumdan beri Barış Manço’nun yeri bende ayrıdır. İnternetten hatta facebook sayfalarından inceledim koleksiyonu ve kendimi bana en yakın olan İçerenköy Carrefour Koton’a attım. Cıks yok. “yalnızca bazı mağazalarımızda var” dedi satış sorumlusu bayan. Gıcık oldum. Ne demek bazı mağazalarımızda var. Restoranların menülerine afili yemekler, tatlılar yazıp “aa şu an o yok ama” demelerine benzettim durumu. Bir hafta sonra falan akademiye erkenden gittim ki cevahirde ki kotona bakayım diye. İstediğim modeli bulamadım ve çoğu tişörtün bedenleri yoktu askıda. Erkek arkadaşımla Kadıköye gittiğimizde Kadıköy Kotona baktım. Kesinlikle abartmıyorum ellerinde 20 tane falan kalmış tişörtlerden. Sadece bunlar kaldı dedi satış sorumlusu 2-3 hafta sonra gittiğimde tişörtlerin sayısı 10a düşmüştü hala yenileri gelmemişti. Tabi ki benim istediğim aralarında yoktu.



En iyisi twitterdan ulaşayım dedim.

Eve geldim istediğim tişörtün görselini buldum internetten ve aramızda şu konuşma geçti;



Tata adlı kullanıcıyı tanımıyorum ama belli ki o da dayanamamış böyle bir saçma cevaba ve tweet atmış sağolsun. Sorarım size ben mi bileceğim tişörtün model kodunu? Öyle olsa bile bu şekilde mi cevap verilir. İnsan ilgileniyormuş gibi davranır. Baştan savıcı bir tavır içinde olmaları beni çileden çıkardı. Yüzsüz yüzsüz yardımcı olun diye direttim. Bana kodu verdi yalnızca. Pekala koddan şubelerdeki stokları görüp bana mağaza ismi verebilirdi. GICIK oldum! Bu mu müşteri memnuniyeti, bu mu modern pazarlama anlayışı?

İki gün sonra Avcılarda Pelikan Mall diye bir alışveriş merkezindeydim arkadaşımla. Kodu ajandama not etmiştim. Almaktan vazgeçmiştim aslında bu tavır karşısında ama Barış abi sevgisi başka bende ki. Hoş, güzel bir tişört üstünde Barış Manço var, almak istiyorum işte. Girdim mağazaya kodu gösterdim, sordum. Bir erkek tişörtü gösterdiler bana alakasız! Bir insan nasıl çileden çıkarılır. Şoke oldum. "Bir işi de tam yapın be biiiip, bu kadar mı zor kod vermek biiiip, dalga mı geçiyorlar lan benimle biiiiip” şeklinde düşünceler alt yazı gibi geçti beynimden. Satış görevlisine teşekkür ettim ve arkadaşımla çıktık mağazadan.

Yukarıda gördüğünüz gibi son tweetime cevap atmadılar bile.

Allah kimseyi Kotonun eline düşürmesin, kimseyi tweeterdan Kotonla sınamasın.
Çok ilgisiz ve baştan savma çalışıyor, en azından twitter hesaplarının başında kim oturuyorsa o öyle!

Daha beni öldürsen kotondan bir şey almam. Muhatap olmam. Ayıptır ya. Hazır alıcıyım deliriyorum tişörtü alacam diye. Demek ki satış yapmak, müşteri kaybetmek diye bir dertleri yok. Olabilir tabi!

Sevgiler canlar.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Akademi Günlügüm voL 4





Akademi zannedersem 10 Nisanda sona erdi. Aslında ajandamda tarihi yazar ancak şimdi çantamdan almaya üşendiğim için bakamıyorum. Söz bakınca buraya ne zaman bittiğini yazacağım.

Son derslerimizde geçen yazımda söz ettiğim Cevdet Arıcılarla çalıştığımız Venedik Tacirini sahnede oynadık. Pek zevkliydi. Rolümüz Lancelot Goboydu. Kendisi bir soytarı. Herkes içindeki soytarıyı konuşturdu.

Akademi bitti bitmesine de benim için değil. Çünkü ben iki derse hastalığımdan dolayı girememiş ve rapor almıştım. Yani telafi edilmesi gereken iki dersim var.

Akademiden telefon bekliyordum telafi derslerim için geçenlerde aradılar ve Ali İpinin kaçırdığım sahne dersinin telafisini salı veya perşembe alabileceğimi söylediler. Bende Maşukiye’ye gitmiştim annemi görmeye ve salı günü döneceğim için perşembeye adımı yazdırdım.

İki üç hafta olmuş akademi tuzu yutmayalı. Şimdi sahne dersine gidiyorum, hem de tanımadığım bir sürü insan olacak derken sınıfa girdiğimde kimse yoktu. Dersin başlamasına 10 dakika falan vardı. Bir kız içeri girdi muhabbete girebilmek için “Ali İpinin dersi bu sınıfta değil mi” diyiverdim. Allahtan o da konuşkan ve içten biriymiş muhabbetimiz tıkanmadı. Sınıf mevcutlarının beş kişi olduğunu öğrendim. Adaletin bu mu dünya biz yirmi kişi ders yaptık ve vakit hiçbir zaman yetmiyordu!

Ali İpinin ilk dersinde roller dağıtılmıştı. Ben Macbeth’ten Hekate’yi (Hekate yazıldığı gibi okunuyor J) oynayacaktım. Verildiği gün ezberlemiştim. Ne yazık ki hastalanınca sahne dersini kaçırdım. Aslına bakarsanız iyi ki kaçırmışım. Çünkü kendi sınıfımla girseydim sahne sırası bana gelmeyebilirdi.

Ezber yaptığım şeyi kolay kolay unutmam. Gitmeden tekrar üstünden geçtim. Ali İpin sınıfa girdi ve bana “Sen geçen hafta yoktun” dedi. Burnumla ilgili sorunumu anlattım ve telafi için geldiğimi söyledim. O da “Madem telafi için geldin seninle başlayalım” dedi.

Kalp krizi geçirdim.

Fikrine en değer verdiğim hoca. “İyi ki geldim la bu akademiye” dersem, sebebimdir. Bazı sevgili hocalarımız gibi havalarda değil kendisi. Aksine fazladan bir kelime daha öğretme çabasında. Ders boyunca çeşitli kitap önerilerinde bulunuyor. Hem tiyatro, hem de genel kültürümüzü  beslememiz için.

Rolüm sinirli bir cadı. Defalarca başa sardık J Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi yeteneğimde ümidi kestiğim için sadece Ali İpin’den bir şeyler öğrenmenin keyfini çıkardım.

Ali İpin candır J

Fotoğraf kızlarla bir kahvaltıdan bu yazıya eklemek istedim
Sevgiler.

3 Mayıs 2013 Cuma

Merhabalar ben Deniz müsait misiniz?



Çağrı merkezinde işe başladım yaklaşık yirmi gün oluyor.

İşimi facebooktan buldum. Hep merak etmişimdir çağrı merkezinde çalışmayı, he bir de starbucks var. Çağrı merkezinin üstüne bir çizik atabilirim artık.

Remzi de ki işimden sonra öyle tatlı geldi ki bu iş. Hele patron lokum! Ayrıca kendisi yabancı. Yani İngiliz mi Amerikan mı bilemeyeceğim. İngilizce konuşuyor işte yabancı.

İngilizceye lanet olsun. Her yerde karşıma çıkıyor arkadaş. Bu arada ben ilkokul hayatım boyunca ingilizce konusunda hep parmakla gösterilen bir öğrenciydim. Ne ara bu kadar uzaklaştık acaba birbirimizden bilemedim. İlkokulda bir ingilizce hocamız vardı. Hale Minareci. Çok severdim, çok tatlı, içten bir bayandı. Sanırsam o da beni severdi. O zamanlar İngilizcemin iyi dönemleri ya da konuların basit dönemi diyelim. Anlıyorum ama konuşamıyorum da diyelim adet yerini bulsun.

Facebookta çağrı merkeziyle ilgili bir ilan çıkmıştı karşıma. Yarı zamanlı olması ilgimi çekti aslında ilk başta. Form doldurup yolladım. İki üç gün içerisinde görüşmeye gittim, işi aldım, eğitime gittim, işe başladım.

Bir derneğin çağrı işlerini yapıyoruz. Yani millet bizi aramıyor. O yüzden insanların yaka silktiği banka çağrı merkezleri gibi değil. İşte oldukça basit. Çeşitli arama tipleri var, aranacak kişilerin telefonları mevcut kafadan sallamıyor, dernekle alakası olmayan insanlarla muhatap olmuyoruz. Ortamda keyifli. Mis.

Tabi ki hayatımın işi değil.

Patroncumdan bahsetmek istiyorum.

Adının yazılışına bakamayacağım şimdi. Filip diyelim biz kısaca. Kimsede çıkıp İngiliz adları profesörlüğü yapmasın lütfen şöyle yazılıyor diye.

Eğitimde çağrıların nasıl yapılacağı, nelere dikkat etmemiz gerektiği, prim sistemi, günlük ücretler, verilerin gizliliği, evrakların asla dışarı çıkarılamayacağı, derneğin tarihi, ne işler başardığı, şu an ne işler yaptığı, hangi ünlülerin destekçi olduğu bıdı bıdı bıdı ya da filibin deyişiyle bla bla bla bir ton şey anlatıldı. En can alıcı nokta hepsinin ingilizce anlatılmış ve benim anlamış olmam. Bir de kıdemli bir hatun vardı eğitimde. İngilizce biliyor kendisi arada onun yardımıyla vallahi de billahi de anladım.

Filip hiç türkçe bilmiyor değil. Bende hiç ingilizce bilmiyor değilim. İte kaka anlaşıyoruz işte.

Her gün bize motivasyon konuşmaları yapıyor. Masamızda ki ışığımızın açısına kadar ilgileniyor. Meyveler, bisküviler alıyor. Her gün günün değerlendirmesini yapıyoruz. Hep güler yüzlü çalışanlarına karşı.

Remzi de ki patronumdan sonra inanamıyorum adamın bu kadar iyi ve anlayışlı olmasına. Haftada üç gün dört saat çalışıyoruz. İş saatlerimizi bize mesaj atıp bildiriyor. Rahat bir ortam, güzel, sevdim.

Çalışanların hemen hemen hepsi üniversite öğrencisi. Tuğçe ve Büşra var kıdemli arkadaşlar. İkisi de can. Güler yüzlü ve çok yardımcılar. Çağrılarla ilgili tüyolar veriyorlar. Tuğçe erasmus kazanmış, çıktı işten. Üzüldüm açıkçası. Ah zalim hayat.

Öyle işte. Azıcıkta çağrı merkezinin tadına bakayım. Söz büyük adam olacağım ilerde. Sevgiler.


İşe giderken